Yapılan ünlü bir araştırma yeteneğin değil, çalışmanın esas olduğunu açık açık gösteriyor bizlere. Yine Nobel ödülü almış Aziz Sancar Hoca da zekaya inanmadığını şu cümlesiyle ifade ediyor bize: “Çoğu insan zekaya inanır, ben inanmıyorum, bizi birbirimizden ayıran emektir, ben çalışmaya inanıyorum”.
Gelelim bahsettiğimiz ünlü araştırmaya. Berlin konservatuarında uzun yıllar sürdürülen araştırmada keman çalmaya yetenekli ve yeteneksiz çocuklardan oluşturulan gruplar üzerinde yıllar boyunca yapılan incelemelerde, yeteneksizlerin sürekli ve odaklı bir çalışma ile yeteneklilerden daha iyi keman çalabildiği görülmüş. Ustalığa giden yolun gereken düzeyde alıştırma yapmak olduğunu kanıtlayan bu araştırma 10000 saat kuralı olarak adlandırılmış. Kişi 10000 saate yakın “titizlikle yaptığı alıştırmalarla”, ama sadece sürekli bilinenleri tekrarlayarak değil, sürekli kendini zorlayarak (ama adım adım, makul sınırlarla) alıştırma/fiil gerçekleştirirse bu işin uzmanı olabildiği sonucu ortaya konmuş.
“Çizginin Dışında Kalanlar” adlı ünlü kitapta da belirtilmiş ki; çizginin dışına çıkabilmek; bireyin üstün zekâ ve yeteneği ile değil, uzun zaman ve emek isteyen çalışma saatleri ile mümkün. Doğduklarında kendilerini içinde buldukları aile ile mümkün. Uygun muhit ile mümkün. İnsan da bitki gibi doğru iklimde, doğru toprakta yetişiyor, yani muhitinde buluyor kendini.
Ancak bu uzun yol için yanımızda; özeleştiri, tekrarlanan başarısızlıklar ve kendini toplayıp tekrar tekrar denemeler azığımız olmalı. Bir de erken yaş!
Mesela Mozart ve Michael Jackson gibi müzik dâhilerinin dahi biyografileri incelendiğinde erken yaştan itibaren amansızca alıştırma yaptıklarını görürsünüz. Eğitimin ne kadar küçük yaşta başlaması gerekiyorsa uygulamanın da o kadar küçük yaşta başlaması gerekiyor. Bu sadece işi geliştirmiyor. Aynı zamanda bireye disiplini ve sürekliliği öğretiyor, ustaca kalıcı bir başarının/eserin emeği gerektirdiğini de. Her şeyi yapmak istemek veya acele etmek özensizlikle mümkün oluyor ve bayağılığa sebep oluyor. Bu yüzden seçmek ve odaklanmak gerekiyor. Bu seçimler bireyin tutkuları ve yetenekleri ile birleşince başarı hem çok erken geliyor hem de oldukça yüksek gerçekleşiyor.
Oldu, bitti, başardım gibi kelimelerden uzak bir zihinsel dil kullanmak gerekiyor ayrıca. Çünkü sürekli gelişen bir ustalık yaklaşımı için “oldum” demek “öldüm” demektir. Dolayısıyla her eserinde bir öğrenme söz konusudur. Her icrasın da yeniden buluşa hazır olmalıdır usta. Nietzsche’nin ifadesiyle “İnsan kendini bulunca, zaman zaman kendini kaybetmeyi ve sonra gene bulmayı denemelidir.”
O zaman buluş, keşfediş ve en doğru yenileniş; kişinin ustalık yolunda yürümesi, hatta yürümüş olması ile mümkün. Kâşif olmak için usta olmak gerekir yani. Gereken vasıflardan, nazari/zahiri/örtük bilgiden ve işin/bilginin/olanın/olgunun geçmiş bilgisinden yoksunluk; köksüz, faidesiz ve kaidesiz bir ‘yeniyi’ doğurabilir. Ancak ustanın işine olan hakimiyeti; keşfinin vesile olduğu himmetin nereye varacağını bilmesidir. İşte o zaman gerçek ve kalıcı bir ilerleme meydana gelir. Ustanın belki de en yüksek hazzı tam da burada gerçekleşir.
Csikszentmihalyi de insanın; kâşiflikten yüksek haz aldığını, hatta bunun için programlandığını iddia ediyor, bunun da ancak akışa kapılmakla mümkün olduğunu söylüyor. Yani aşkla, adanmış ve vakfolmuş, hem meraklı hem de sezgileri ciddiye alan bir tavırla. Orta sınıf rahatlığına kapılan, bu rahatlığı yücelten bir hayat ile değil, entelektüel gayrete kıymet veren, kıymeti bilinen bir hayatla.