Bir tartışmada haklı çıkmak, çoğu zaman karşıdakini her zaman gerçeğe yaklaştırmaz. İnsan bazen en doğru cümleyi kurar, en güçlü delili ortaya koyar, en mantıklı açıklamayı yapar. Fakat söz, muhatabın aklına değil, niyet kadrajını kaplayan savunma duvarına çarpar. Akıl, karşı tarafın niyetini aşamayabilir. İnsanlar çoğu zaman kendi doğrularına uyduğu kadarıyla ikna olmaya meyillidir. Kutuplardan gelen iletişimin içeriği tek başına yeterli olmaz. Bu yüzden iletişim, yalnızca doğruyu söyleme meselesi değildir. O doğrunun karşı tarafta nasıl bir yara, nasıl bir tehdit ya da nasıl bir direnç uyandırdığını fark edebilme inceliğidir.
Fikir ayrılıklarımızın en keskinleştiği anlarda; muhatabımıza tüm kanıtları sunduğumuz, mantık silsilesini en berrak haliyle ortaya koyduğumuz ve tüm boşlukları kapattığımızı düşündüğümüz halde, karşı tarafın o ‘apaçık’ gerçeğe neden bir adım bile yaklaşmadığını hayretle izleriz. Kişinin, elindeki yanlış veriden vazgeçmek yerine sergilediği bu sarsılmaz direnç, bizi şu temel soruyu sormaya iter: Bu savunma mekanizması tam olarak neye ve kime karşıdır?
İnat, yüzeysel bir mizaç özelliği ya da sadece bir “dikbaşlılık” hali değildir. Bu “duygu” çoğu zaman bireyin kendi bütünlüğünü korumak adına ördüğü sofistike bir “varoluş savunmasıdır”. Kişi, sunduğunuz ya da ortada olan somut gerçeğe değil, o gerçeğin kabul edilmesi durumunda kendi iç dünyasında meydana gelecek olan ontolojik yıkıma dayanamayacağı için direnir. Bu yüzden “haklılık davası” gütmekle “hakikat arayışı” içinde olmak arasındaki ayrımı idrak etmek gerekir. Zira birincisi egonun zafer çığlığıyken, ikincisi ruhun olgunlaşma yolculuğudur.
Direncin Perde Arkası – Neden Reddediyoruz?
Bir insanın gözle görülür bir gerçeği bile bile reddetmesi, mantık kurallarıyla açıklanamaz. Burada devreye giren, psikolojik bir hayatta kalma güdüsüdür. Kişi gerçeği kabul ettiğinde, bugüne kadar üzerine titrediği tüm inanç sistemi bir anda çökebilir. Bu, zihnin tamamen “boş bir levhaya” (tabula rasa) dönüşmesi korkusudur. Eski doğrular yıkıldığında, birey kendisini bir boşlukta, “belirsizlik” içinde ve dayanaksız kalmış hisseder. Yeniden düşünmek, yeni bir dünya, yeni bir görüş inşa etmek zihinsel ve ruhsal bir zahmettir. En derin yara ise “haklı olunca var olmak, haksız olunca yok olmak” sanrısıdır. Eğer birey kendi değerini sadece haklılığına endekslemişse, hatasını kabul etmesi nefsi için bir nevi “yok oluş” gibi algılanır. Bu noktada inat, nefsin kontrol mekanizması haline gelir. Öyle ki bu körlükle malul olan kişi, karşısındaki bir meleği bile sırf kendisine haksızlığını hatırlattığı için bir şeytan gibi görmeye başlar.
İnadın bireysel olduğu kadar sosyolojik bir boyutu da mevcuttur. Kendi iç dünyasında güvenini kaybetmiş bireyler, bir gruba dahil olarak kendilerine bir dosttan önce “düşman” bulma eğilimine girerler. Bu kişiler için muhalefet, bir kimlik inşa etme biçimidir.
İnat Bir Gözlüktür
İnat kavramı sabır, kararlılık ya da ısrar gibi kavramlarla karıştırılabilir. Oysa kavramın diğerlerinden en belirleyici farkı, eylemin öznesinde gizlidir. Sabırda özne “hak, gerçek, olgu” iken, inatta özne “ben”dir. İnat haliyle; insanda algısal bir bozulma, gerçeklikten kopma, zamanla gerçeklik dışına inanma, bu inancı düşünce dünyasında rasyonelleştirme başlar. İnat gözlüğüyle bakan bir zihin için artık nesnel bir gerçeklik yoktur. Sadece kendi tezini doğrulayan ya da yalanlayan bir dünya vardır. Bu bakış açısı altında merhamet bir zayıflık, doğru bir tehdit, öğrenme bir eksiklik gibi görünebilir. Burada duygusal tepkilerin esiri olmaktan kurtulup algısal bir genişliğe geçmek, “öğrenme niyetini” doğurur. Kendi bildiğini mutlak ve kesin sayan zihin kapalı bir devre gibidir. Bakış açınızı değiştirmek durumunda-zorunda değilsinizdir. Ama bakış açımızı genişletmek gereklidir. Bu, “ben” ve “öteki” arasındaki o dar koridordan çıkıp “ötesine”, yani hakikatin bizzat kendisine ulaşma çabasıdır.
Edebince İfade Edip Zarifçe Çekilmek
İnsan ilişkilerinde aşırılık, çoğu zaman karşıtını doğurur. Hoyratça bir tavır, mutlaka kutbunu oluşturur. Birini aşırı övmek de, yerin dibine sokacak kadar yermek de muhatapta otomatik bir savunma kalkanı oluşturur. Bu kalkan bir kez kalktığında, söylenen söz ne kadar kıymetli olursa olsun, o zırhın sertliğine çarpıp geri dönecektir. Özellikle “teklifsiz tenkit”, yani usulünce ve zamanında yapılmayan eleştiri, yapıcı olmaktan ziyade tahrip edicidir.
Fikir üretmeyi ve düşünce paylaşmayı bir “gol atmak” olarak görenlerin zihinsel ufku, o futbol kalesi kadar dardır. Düşünceyi bir galibiyet aracı değil, bir ikram bir teklif olarak görmek de mümkündür. İyiyi, doğruyu ve güzeli insanların idrakine bir hediye gibi nezaketle bırakmak, sonrasında ise sonucun ne olacağıyla ilgilenmeden, bir edep ve vakarla geri çekilmesini bilmek, tekâmül yolcusunun şiarı olmalıdır.
İletişim etiğinde en yaygın yanılgı; doğruya sahip olmanın, o doğruyu kabul ettirmek için yeterli bir yetki verdiğini sanmaktır. Haklı haksız davası güden kişi, davasında %100 haklı olsa bile, sadece bu tavrıyla bile karşı tarafı hem kendisine hem de hakikate düşman edebilir. Bu durum, odağın “gerçeklikten” kopup “bireysel üstünlüğe” kaymasının bir sonucudur. Amaç, bir tartışmadan muzaffer çıkmak ya da muhatabı entelektüel bir kuşatmayla teslim almak olmamalıdır. Kazanma hırsı, beraberinde kaçınılmaz olarak insafa aykırı bir baskıyı getirebilir. Bu baskı, iletişimin estetik dokusunu bozar ve karşı tarafın onurunu zedeleyerek onu bir savunma kalkanı arkasına iter. Oysa bilgece bir duruş, ikna etmek için canhıraş biçimde nefes tüketmektense, hakikati en saf ve duru haliyle ifade edip zarifçe geri çekilmeyi gerektirir.
Biz, kendimizin haklı çıkmasından ziyade, doğrunun, hakkın, hakikatin arayışı içinde bir hâl, bir tavır sergilemeliyiz. Eğer bir diyalogda amaç birini “elde etmek” ya da bir zafer kazanmaksa, orada hakikat sadece bir araç haline gelmiş demektir. Hal bu ki; hakikat araçlaştırılamayacak kadar kutsaldır. Sözümüz; baskıyla değil, nezaket ve vakarla sunulduğunda muhatabın kalbinde yankı bulur.
Bakış Açısını Genişletmek: “Kaybetmek Yok, Öğrenmek Var”
Yazımızın sonunda, kendimize sormamız gereken en can alıcı sorulardan biri şu olsun istedim: “Taassubun sopasıyla dile getirdiğimiz hakikatler, bu sopadan inciniyor mudur acaba?”
Kendi doğrularımızı birer silaha, birer dayatma aracına dönüştürdüğümüzde, savunduğumuz değer ne kadar kutsal olursa olsun, ona zarar verme ihtimalimiz olabilir. Zira bizler önce temsil sonra tebliğ görevi ile görevlendirilmiş varlıklarız. Hayattaki sorumluluğumuz herkesi ve her şeyi değiştirmek değildir. Asıl görevimiz, kendi bakış açımızın darlığını fark edip onu genişletmektir. Bize düşen kısmı budur. “Bence” denilen o dar kaba sıkışıp kalmamalıyız.
Sözün özü iletişimde nihai bilgelik; doğruyu en zarif üslupla sunmak, sonucu muhatabın iradesine bırakmak ve vakarla kendi yoluna devam edebilmektir. İnatla örülen o kalın duvarları yıkmanın yolu, daha sert bir balyozla vurmak olmamalıdır. Hakikatin ışığını nezaket perdelerinin arasından sızdırabilmek de mümkün olabilir. Çünkü hakikat, baskının bittiği ve nezaketin başladığı yerde tezahür eder.