ZAHİRDEN HAKİKATE, VERİDEN İLME İDRAK YOLCULUĞU

Gözümüzün gördüğü ile tüm gerçeklik apaçık ortaya konmuş olsa ne rahat olur değil mi? Peki o zaman yaratılmışların en mükemmeli olan İnsana; bu mükemmelliğin öncüsü olan idrak yeteneği ve kapasitesi neden verilmiş olsun ki? Kâinata bakıldığında her canlı kendi görevince bir kapasiteye sahip kılınmış. Yani yapabildiği, onun görevi olmuş. Tavuğun, ineğin, arının yapabildiklerine baksanıza. Bir disiplin içerisinde, görevini icra eder bu varlıklar. Peki İnsan?

Başka hiçbir canlıya verilmemiş olan idrak kapasitesi, İnsana verilmişse. Tefekkür lüks değildir o vakit. Bizatihi görevdir, sorumluluktur.

Veriden İlme, yani zahirden/görünenden ülfet perdesi arkasındaki hakikate bir yolculuk içinde olmalı İnsan. Ünlü mağara metaforunda bahsedildiği gibi: gölgelerle mi ilgileneceğiz, gölge sahiplerine mi ulaşacağız, yoksa mağara dışında var olan ışığa mı? Demek ki çıkılacak yol idrak yolculuğudur.

Peki Bilim ne yapar bu süreçte? Varlığa ve olaylara olgusal bakarak, sistematik ve objektif bir tavırla verileri toplar. -Hangi verinin toplanması gerektiğinin bilinmesi de ayrı bir bilgi gerektiren husustur-. Gelelim bu verilerle ne yapıldığına. Veriler parçalar halinde toplanır, öylece tanımlanır ve değerlendirilir. Çünkü analiz aslında bir nevi parçalamaktır, ayırmaktır, sınırlandırmak yani tanımlamaktır. Sonrasında yapılması gereken ise bu veriler arasındaki bağlantıları görmektir.

Sentez anlayışında ise parçalardan bütünlüğe doğru gitmek esastır. İlişkiler bir arada değerlendirildiğinde, bütün görüldüğünde ve aynı zamanda bütünün içerisinde parçanın önemi ve rolü değerlendirildiğinde sentez yani en doğruya yakın çözümleme gerçekleşmiş olur. Bağlar kurulmadıktan, bütünsel çözümlemesi yapılmadıktan sonra muhtevası açıklanmış bir bilgiden bahsedilemez. Ayrı ayrı bilgi parçaları da fayda etmez. Bağlamı içerisinde bütünü ile bağlantı kuramayan bilgi hakikate dair bir iddiada bulunamaz.

Bilginin kavranmasından hemen sonra kavramsallaştırılması da gerekir. Çünkü bilim kavramları ile konuşabilir, düşünebilir. İhsan Fazlıoğlu Hocanın deyimi ile kavramlar adeta mikroskop, adeta teleskoplardır. Odaklar, açar ve gösterir. Böylece bilginin varlığını ortaya koyar, kapsamını belirler, tanımını yapar böylece sınırlarını çizersiniz. Ama sonrasında bilgiyi bütün içinde anlamak ve anlamlandırmak gerekir. Yani bu bilginin manası, görevi ve rolü nedir. Bu soruları yanıtlarsınız. Bunun için büyük resme bakmanız, büyük resim ile bağlantı kurmanız gerekir. Büyük resme ulaşmadan puzzle parçasının bir anlam ifade etmesini bekleyemezsiniz. Her ne kadar rengi ile kıvrımları ile tasarımı ile orijinal ve eşsiz olsun, manasız kalmaya, öylece unutulmaya mahkûm olur.

Bilimi, bu süreci işleten en değerli bir araç değil de, bir amaç olarak merkeze koyar, hakikatinden ayırırsanız köksüzleştirirsiniz, yozlaştırırsınız. Böyle bir bakış; sebep sonuç ilişkisinden öteye gitmez, anlamlandıramazsınız olanı, varlığı. Bilim açıklar, felsefe de düşündürür, ama anlamlandırmayı kim yapacak?

Anlamlandırmayı değil de sahip olmayı seçtiğinizde, doğayı, İnsanı ve eşyayı kontrol etmeyi istediğinizde, yani varlık üzerinde güç sahibi olmak için Bilim yaptığınızda büyüklenen, kibirlenen, zannınca teslim alan, hâkim olan olursunuz.

Anlamlandıran, hakikate götüren Kadimlerin dili ile “İlim” bakışıdır. Manayı açıklar çünkü. Yusuf Kaplan Hocanın söylemi ile doğaya ve İnsana hakim olmak değil, hadim olmak esastır. Hakikati ele geçirmek değil, hakikate teslim olmak esastır. Bırak büyüklenmeyi, büyülenme söz konusudur. İnsan tekebbüre (kibre) değil, tefekküre yol alır. Aradaki çizgi çok ince, ama bir o kadar hayati niteliktedir.

Ez cümle Bilimi nasıl tanımladığınız, İlme nasıl baktığınız çok belirleyici. Hakikate yaklaşmayan Bilim uğraşının yarar mı zarar mı verdiği kanımca çok açık.

İlme yolculuğunuz açık olsun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir