Hayatımı anlamlandırma çabası içerisine girdiğim her an, çıkarımımın anlam mı yoksa amaç mı olduğu sorunsalında buluyorum kendimi. Hayatın anlamı nedir? Amaçlarımız hayatı anlamlandırmak için mi yoksa amaçlar bizatihi hayatın anlamı mı? İkinci önermeyi biraz daha ön plana çıkarmak isterim. Sürekli peşinde koştuğumuz amaçları bir kenara bıraktığımızda ne için mücadele edeceğiz veya mücadele etmek zorunda mıyız? Belki de amaçlardan arındığımızda hayatın anlamına daha kolay ulaşabiliriz ya da hayatın anlamını aramak başından itibaren sonuçsuz bir girişimdir. Ancak, bu düşüncelere her daldığımda, hayata amaç yüklemenin hafifliğini hissediyorum. “Amaçlarla yoğrulmuş bir yaşam kesiti” belki de hayata verebileceğimiz tek anlam budur. Böylece amaçlar silsilesi arasında hayatın anlamını ve geçiciliğini unutmak da güç olmuyor.
Amacı ortaya çıkaran güdü ve hırsı bütüncül bir bakışla ele aldığımızda, günümüz insanının eylemlerine anlam yüklemede de amaç teriminden yararlanmak mümkün gözükmektedir. Pek doğaldır ki, insan eylemlerini açıklamada tek bir parametre kullanmak son derece yüzeysel bir yaklaşım olur. Ancak, içerisinde bulunduğumuz gönüllü ev hapsi sürecinde bir amaç o kadar belirgin hâle geldi ki; sanki insanın tüm doğasını deşifre etti. “Hayatta kalma” amacına sıkı bağlılık, insanların diğer pek çok hedeften bir anda uzaklaşmasını sağlayıverdi. Hırslarımızla şekillendiğimiz amaçların peşindeyken; bir anda en öncelikli amaca odaklandık. Belki tek bir amacın bu kadar baskın hâle gelmesi, hayatın anlamını arama serüvenine katkıda bulunur. Buna karşın, hayatın anlamı olarak gördüğümüz amaçların ne kadar değersiz olduğunu görmemiz için bu fırsatı kullanma konusunda çok umutlu değilim. Zira “hayatta kalma” amacının birinci öncelik olduğunu unuttuğumuz anda, yine o amaçlar silsilesi tarafından çevrelenmiş olacağız. O sebeple, şu süreçte çevremdeki insanların ve yazarların aile ve değerler üzerine söylemlerini duyunca ve okuyunca yüzümde ister istemez bir tebessüm oluşuyor.