Modern dünyada hız, başarı ve verimlilik gibi kavramlar hayatımızın merkezine oturmuş durumda. İlerleme yanılsaması içerisinde, bireysel tekamüliyetten uzaklaştıran bir iklimde arzularımızın peşinde; hızımız ve telaşımız ile boşluğumuza vekalet eden meşguliyetler içerisindeyiz. Meşgul olunca vicdanımızı rahatlıyor belki de. Ancak insani değerlerimizden ve kendimizle olan ilişkimizden uzaklaştığımızın farkında değiliz. Nice zaman kendimiz ile baş başa kalamıyor, yüz yüze gelemiyoruz.
Arzularımızı ihtiyaçlarımız zannediyor ve kedinin kuyruğunu kovaladığı gibi dönüp duruyoruz. Tatmin edilmiş bir arzu, tatmin edilmemiş daha büyüğünü bırakıyor geriye. Önce arzular ve gereksinimler arasındaki farkı anlamak, fark etmek durumundayız. Böylece olumlu bir ruh hali için gerekli olan dengeli bir yaşama başlayabiliriz. Olgun bir insan, talep etmek yerine tercih eder; arzuları gereksinim olarak görmekten kaçınır. Anlamını vazife bilir ve bu hayatın sorumluluğunu üstlenir.
Ama gel görelim ki artık bireylerin kendilerine ve çevrelerine karşı duyduğu sorumluluklar net değil, daha karmaşık. Odak kolay kolay belirgineleşemiyor. Amaçlarımızda ve kendimize çizdiğimiz kimlikte sadelik ve netlik yok. Ama beklenti baskısı çok. Stresin kökeninde yatan “belli bir beklentiyi karşılayamama korkusu” ile feveran çabalar ve arayışlar içerisine giriyoruz. Bu beklentiler, bireylerin kendi içlerinden kaynaklanabileceği gibi, çevrelerinden veya toplumsal normlardan da gelebiliyor. İşte bu noktada, yüksek verimlilik talebi, modern toplumun en büyük fetişlerinden biri haline geliyor. Ancak “ne kadar çok, o kadar iyi” anlayışı, insanın doğasına aykırı bir çalışma düzenini beraberinde getiriyor.
Hızlı başarıların cazibesine kapılmak yerine, adım adım ilerlemek ve her adımda yaşananları derinlemesine hissetmek, bireyin kendine olan güvenini ve hayata karşı tutumunu olumlu yönde geliştirebilir. Yüksek verimlilik arayışı, bizi sadece daha fazla çalışmaya değil, aynı zamanda kendimizi ve çevremizi sürekli bir yarış içinde hissetmeye itmektedir. Bu rekabet, ne yazık ki bireylerin kendilerine karşı dürüst olmalarını ve gerçek kapasitelerini kabullenmelerini zorlaştırır. Kendimizi ve sınırlarımızı kabul etmek, gerçek anlamda özgürleşmenin ilk adımıdır. Bu, sadece bize dayatılanları değil, aynı zamanda gerçekten ne istediğimizi ve neye değer verdiğimizi sorgulamamızı gerektirir.
“Kendini gerçekleştirme” kavramı yerine “kendini aşma” veya “kendini iyileştirme” kavramlarına daha fazla ihtiyacımız var. Bireyin dışsal beklentileri karşılamak yerine, kendi içsel motivasyonlarından hareket ederek, yaşamın anlamını ve varoluşsal amaçlarını (katkı odaklarını) keşfetmesi gerekir. Varoluşsal amaçlarını; elde etmek yerine katkı sunmak olarak belirlemeleri, hem bireysel hem de toplumsal anlamda sürdürülebilir bir mutluluk ve tatmin duygusuna ulaştırabilir.
Demek ki hayatımıza anlam katmanın yolu sadece diğerlerinin ölçütlerine göre başarmak değildir. Hayatı anlamlı kılmanın yolları;
*duygusal olarak derinlikli bağları artırmak (daha doğru sevmek, sevmeyi öğrenmek),
*maneviyatta yol alabilmek,
*sanat/zanaatta ilerleyerek eser bina etmek
*hayırda çeşitlendirmek,
*değerleri için mücadele etmek,
*zihni kapasiteyi – idrak yeteneğini artırmak (anlamak, anlamlandırmak, düşünce üretmek ve lafzın ötesinde mefhumu görmek)
şeklinde sıralanabilir. Bu 6 unsur ile hayatımızın değeri yüksek, heybemiz dolu, cevabımız güçlü olacaktır.
Ancak modern toplumda konfor, adeta bir kutup yıldızı haline gelmiş durumda. Biliyoruz ki konforun peşinde koşmak, uzun vadede bizi mutluluktan çok, bir tür duygusal ve manevi boşluğa sürükleyebilir. Gerçek mutluluk; konforun ötesinde, kendimizi zorladığımız, potansiyelimizi hayata sunduğumuz, bir anlam uğruna mücadele verdiğimiz faaliyetlerde yatar.
Hayatımızın ötesinde bir hayat yaşamak mümkün. Böyle bir hayatı yaşamak, önce yavaşlamak ile mümkün.