Hayatta her birimiz, iyileştirici bir dokunuş, anlamlı bir söz ya da birinin varlığında hissettiğimiz o rahatlık arayışındayız. Öyle insanlar olsun ki bize “iyi gelsin” istiyoruz. Çok az sayıda olan bu insanlar aslında sadece sana bana değil, oldukları ve dokundukları her gönle iyi gelebiliyor. Sadece varlığıyla bile; sakinliği, güzeli görmeyi, yeniden düşünmeyi ve umudu anımsatan, zihinlere şifa sunabilen insanlar bunlar. Var mı etrafınızda? Anımsıyor musunuz böyle birini? Geçti mi hayatınızdan öyle biri? Neden izin verdiniz geçip gitmesine… Bu insanlar sıradan, her yerde bulunabilir değil ki…
İyi gelen insanlar, yaşadıkları ve tanık oldukları hikâyeleri anlamlandırabilen kişilerdir. Hikâyeyi görmek bir maharettir ve bu maharet, insanın kendisini ve başkalarını “bir” bilen bir gönül genişliğinden beslenir. Bu insanlar, yalnızca yüzeydeki davranışlara ya da refleksif tepkilere değil, daha derin bir anlayışla yaklaşır. Onları farklı kılan, ezbere sloganlardan veya kişisel gelişim reçetelerinden değil, içsel farkındalıklarından ve duyarlılıklarından gelen bir şefkattir.
Kendi yarasına, zaafına ve nefsine karşı duyarlı insan diğerine de şefkat gösterir. Mesele yarayı söküp atmak, zaafı kapatmak veya nefsi öldürmek değildir. Bilmektir! Kendi yarasına cesaretle bakabilenler başka bir yara için şifa olabilir. Henüz kendi gölgesiyle tanışmamış birinin başkalarına ışık olabilmesi mümkün müdür? Özü itibari ile yaralarına anlam yükleyebilenler, travmanın bilgeliğine erişenlerdir.
İyi gelen insanlar, hayatın derinliklerinde dolaşmayı göze alabilenlerdir. Kendi acılarının sesini duyabilmiş, bu sesi anlamlandırabilmiş ve ondan bir melodi çıkarmış olanlardır. Bu melodi insanın hikayesidir artık. Acılarını bastırmak yerine onlarla barışmış, kendi kırılganlıklarını kabul etmişlerdir. Kendini kabul eden, kendiyle barışan bir insan, başkalarına da kabul ve barış getirebilir. Onlar, yargılamadan anlayabilen, sorularla derinleşen ama cevaplarla sınırlamayan insanlardır.
Acı olağandır; önemli olan ona yüklenen anlamdır. Oysa çoğumuz kendi acılarımızın sesini bile duymuyoruz. Geleceğin çekim gücüne kapılmış, şimdiden kopmuş zerrecikler olarak, karanlıkta bir ışığın doğmasını bekliyoruz. Kırılganlığımızdan utanıyor, olduğumuz değil, olamadığımız şeylere odaklanıyoruz. Mutluluğu dayatan bir dünyada, bizi arkadan çeken en güçlü duygularımızla – suçluluk, yetersizlik, reddedilmek – yüzleşmekten kaçıyoruz. Bu duyguları ne zaman olağanlaştırırız o zaman hem şifa bulur hem şifacı oluruz.
İyi gelen insanlar, hayatın anlamını hazda değil, acıda bulabilenlerdir. Onlar, hazların geçici cazibesine kapılmaktansa, acının dönüştürücü gücünü benimsemişlerdir. Çünkü acı ve hüzün, insanı kendisiyle tanıştırır; derin bir mücadeleye girme cesareti verir. Tekrar etmek gerekirse, iyi gelen insan acı ve hüzün içinde insana neyin iyi geldiğini artık bilmektedir. Yaralarını iyileştirenler şifacı olabilir.
Bu insanlar, yaşamın zorluklarını seçilmiş mücadelelere dönüştürerek anlamlı kılabilmişlerdir. Gerçek tatmini, mücadelenin kendisinde bulur, başarıya değil, yolculuğa odaklanırlar. Zirveyi hedeflemekten ziyade, yolculuğun her adımını bir ibadet gibi görürler. Onların bu tavrı, yanlarındaki insanlara da ilham olur. Sonrası, insanın hem hayatın derinliklerine hem de kendi içine dalmasıyla devam eder. Bu dalış, varoluşsal yükseklik korkusuyla yüzleşmeyi gerektirir. İşte bu yüzden, cesaretle ilk adımı atmak ve kendi yolculuğuna başlamak gerekir. Çünkü zirveye ulaşmak değil, doğru yöne atılan her adım daha önceliklidir.
Ama biz ne yapıyoruz? Şefkatsiz bir telaş içindeyiz. Hemen tanımlama telaşındayız. Hemen etiketi yapıştırma, meseleyi çözme derdindeyiz. Nazeket ve özenle seçilmiş; latif ve zarif soruları unuttuk. Reçete yazan, hastaya bakmayan doktor edasıyla dinleyemez olduk, katlanamaz olduk. Oysa herkes kendi çapında büyük bir mücadele veriyor. Etrafımızdaki insanlara karşı daha esnek daha “anlamaya çalışa”n olabilirdik. Herkesi kendi hikayesi ile, kendi geçtiği yolları, kendi giydiği çizmeleri düşünerek değerlendirebilirdik. Herkesi bir kalıba sokmaya çalışmak yerine, onların bireyliğini koruyarak sevebilirdik. Hatta daha da ötesi kafesimizde kalsınlar diye kanatlarını koparmayabilirdik. Bir yerlerde onları sevenler olarak bekleyebilirdik. Ne yazıkki yalnız kalamadığımız için insanları sever olduk.
Hoyrat bir kaosun içinde yaşıyor olabiliriz; bu kaos içinde bile hayatın zarif bir düzenini kurabiliriz. Bu düzen, anlamı görebilen ve başkalarına da anlamı hissettirebilen insanlarla mümkün hale gelir. Bilim genellemelerle ilgilenir; oysa hayat, istisnaların içinde saklıdır. Ve bazı istisnalar, etrafınızdaki “iyi gelen insanlar”dır. Onlar, sadece kendi yaralarını sarmakla kalmaz, çevrelerindeki yaraları da görür ve şefkatle yaklaşır, iyileştirir veya iyileştirmez. Ama gündeminizi ve baktığınız yeri değiştirir bu insanlar.
Bu insanlar, sakin bir dokunuş, doğru bir soru ya da temsiliyetleri ile varlıklarıyla bile hayatınıza ışık katabilirler. Hikayeleri anlamlandırır, acıya dönüşüm fırsatı olarak bakar ve çevrelerine ilham yayarlar. Onları bulduğunuzda, anlamak için durun ve bırakmayın. Çünkü onlar, hayata dair en değerli hediyelerdir. Kendi ışıklarını keşfetmiş bu insanlar, sizin de ışığınızı bulmanıza vesile olabilir. Ve belki bir gün siz de bir başkasına “iyi gelen insan” olabilirsiniz.